Şâfiî mezhebi, İslam dünyasında milyonlarca insanın günlük yaşamına, ibadetlerine ve hukuki kararlarına yön veren en köklü ekollerden biridir. Bu büyük sistemin temelinde, adını aldığı büyük âlim Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî yer alır. İmam Şâfiî’nin hayat hikâyesi, aslında bu mezhebin neden bu kadar sağlam bir temele oturduğunu da bizlere özetler. 767 yılında Gazze’de dünyaya gelen İmam Şâfiî, henüz çok küçük bir çocukken babasını kaybetmiş ve annesiyle birlikte Mekke’ye göç etmiştir. Yokluk içinde geçen çocukluk yıllarında en büyük sığınağı ilim olmuş; kısa sürede Kur’an-ı Kerim’i ezberleyerek Arap dili ve edebiyatı konusunda uzmanlaşmıştır. İlk fıkıh derslerini Mekke’de dönemin büyük hocası Müslim b. Halid ez-Zincî’den alarak bu yoldaki ilk adımını atmıştır.
İmam Şâfiî’nin ilim yolculuğu onu sadece Mekke ile sınırlı bırakmamış, farklı coğrafyaların bilgi birikimini yerinde görmesini sağlamıştır. Medine’ye giderek, dönemin meşhur ismi İmam Mâlik’in öğrencisi olmuş ve onun ünlü eseri "Muvatta"yı ezberlemiştir. Burada hadislere ve geleneklere dayalı hukuk anlayışını öğrenirken, daha sonra Irak’a geçerek İmam Ebû Hanîfe’nin öğrencilerinden Muhammed eş-Şeybânî ile tanışmış ve akıl yürütmeye dayalı hukuk sistemini incelemiştir. Bu iki farklı bakış açısını, yani "Hadis Ehli"nin titizliği ile "Rey Ehli"nin mantık süzgecini kendi zihninde birleştirerek orta yollu bir sistem kurmuştur.
Şâfiî mezhebinin en belirgin özelliği, dinin kurallarını belirlerken kullanılan yöntemi ilk kez kitap haline getirmesidir. İmam Şâfiî, "er-Risâle" adlı eseriyle, bir hüküm verilirken hangi sıranın takip edilmesi gerektiğini sistemleştirmiştir. Bu sisteme göre ilk başvurulacak kaynak her zaman Kur’an-ı Kerim’dir. Eğer Kur’an’da açık bir hüküm yoksa Peygamber Efendimizin sünnetine bakılır. Üçüncü sırada âlimlerin bir konu üzerindeki ortak kararı (icmâ), dördüncü sırada ise benzer olaylar arasında mantıklı bir bağ kurarak sonuç çıkarma yöntemi (kıyas) gelir. Bu sağlam mantık örgüsü sayesinde Şâfiî fıkhı, her dönemde insanların ihtiyaçlarına cevap verebilen dinamik bir yapıya bürünmüştür.
İmam Şâfiî’nin ömrünün son yıllarını Mısır’da geçirmesi, mezhebin tarihinde bir dönüm noktasıdır. Burada önceki görüşlerini yeniden süzgeçten geçirerek "el-Ümm" adını verdiği eserini kaleme almıştır. Bu eser, mezhebin ana kaynağı kabul edilir ve Şâfiî fıkhının Mısır üzerinden dünyaya yayılmasının kapısını açmıştır. Mezhebin bu kadar geniş coğrafyalara yayılmasında, aralarında Ahmed b. Hanbel gibi isimlerin de bulunduğu öğrencilerinin payı büyüktür. Ebû Yakûb el-Bûveytî, Müzenî ve Rabî' b. Süleymân gibi öğrenciler, hocalarının vefatından sonra bu ilim mirasını omuzlayarak medreseler aracılığıyla her yere taşımışlardır.
Tarihsel sürece baktığımızda, Şâfiîliğin özellikle Selçuklu ve Eyyûbî devletleri tarafından büyük bir destek gördüğünü fark ederiz. Devlet desteğiyle birlikte Mısır, Şam, Yemen ve Hicaz gibi merkezlerde hâkim mezhep haline gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde resmi mezhep olarak Hanefîlik benimsenmiş olsa da Şâfiîlik özellikle toplumun içinde varlığını güçlü bir şekilde korumuştur. Bugün Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşayan vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu bu mezhebe mensuptur. Dünya genelinde ise Endonezya, Malezya, Suriye, Filistin ve Doğu Afrika gibi geniş bir coğrafyada Şâfiîlik, Müslümanların yaşam biçimini şekillendirmeye devam etmektedir. Bu mezhep, sadece bir hukuk sistemi değil, aynı zamanda Kur’an ve Sünnet’e bağlılığı esas alan köklü bir medeniyet mirasıdır.

