İlahi Sıfatlar Konusunda Aklın Rolü ve Sınırları
Allah Teâlâ’nın zatını tanımada ve O’nun yüce sıfatlarını bilmede temel kaynağımız vahiydir, yani Kur’an-ı Kerim’dir. Allah Teâlâ kendisini nasıl tanıtmışsa, hakikat öyledir. Osmanlı âlimlerinden Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, bu konuda çok kıymetli bir tespitte bulunur: "Her ne kadar Allah’a hakkıyla kulluk edemiyor olsak da O’nu kitabında tanıttığı şekilde tüm sıfatlarıyla ve isimleriyle hakkıyla tanıyoruz". Bu tespit, kulun acziyeti ile marifetullah (Allah’ı tanıma) arasındaki dengeyi ifade eder.
Subuti ve Fiilî Sıfatlarda Aklın Konumu
Kur’an-ı Kerim Allah Teâlâ’yı bizlere; hayat sahibi, her şeyi bilen, işiten, gören, dileyen, her şeye gücü yeten, konuşan ve yaratan olarak tanıtır. Akaid ilminde "subuti" veya "meani" sıfatlar olarak isimlendirilen bu özellikler konusunda akıl, tek başına söz sahibi olamaz. Akıl, bu noktada tamamen teslim olup bu sıfatları oldukları gibi kabul etmek durumundadır. Çünkü bu sıfatlar, Allah Teâlâ’da hangi özelliklerin var olduğunu doğrudan bildirmektedir.
Aynı durum Allah’ın fiilleri için de geçerlidir. Bizler; Esma-i Hüsna’dan, subuti sıfatlardan ve ayet-i kerimelerden hareketle Allah’ın yaratmak, rızık vermek, yaşatmak, öldürmek, hüküm vermek ve duaları kabul etmek gibi fiilî sıfatlarını tanıyoruz. Kur’an’ın şüphe götürmez bir şekilde Allah kelamı olduğu gerçeğinden hareketle, akıl bu fiillerin aksini iddia edemez.
Aklın Asıl Alanı: Tenzih ve Selbî Sıfatlar
Aklın ilahi sıfatlar konusundaki asıl yetki alanı, tenzih makamıdır. Allah Teâlâ’nın her türlü noksanlıktan uzak olduğu aklen ve naklen bilindiğinde; O’nun ne gibi eksikliklerden uzak tutulacağı aklın sahasına girer. Burada Allah Teâlâ’da hangi özelliklerin var olmadığından bahsedilir. Bu sürece "selb etmek" denir ve selbî sıfatların ilki "yokluk" kavramının ortadan kaldırılmasıdır. Aklen Allah’ta bulunmadığını bildiğimiz ilk özellik yokluktur; dolayısıyla bunun zıddı olan "vücûd" (varlık) sıfatı Allah için sabit olur.
Sonradan var olmak (hudûs) bir noksanlıktır; çünkü sonradan var olan her şey bir var ediciye ihtiyaç duyar. Ayrıca bir zamanlar yok olmak, o sürede "varlık" mükemmelliğine sahip olmamayı gerektirir. Bu nedenle akıl, Allah’ın başlangıcı olmadığını (kıdem) ve sonunun da bulunmadığını (beka) zorunlu olarak kabul eder. Eğer bir varlığın sonu olsaydı, onu yok edecek bir sebebe ihtiyaç duyardı ki bu durum yüce yaratıcı için düşünülemez. Allah hem kadîm hem de bâkîdir; O’nun varlığı kendi zatının bir gereğidir.
Varlık Kategorileri ve Zorunlu Varlık (Vacibü’l-vücud)
Ontoloji veya varlık teorisinde üç temel kategori bulunur: zorunlu, mümkün ve imkânsız.
Zorunlu varlık (Vacibülvücud): Var olmak zorunda olan ve yokluğu düşünülemeyendir.
Mümkün varlık: Var olması ile yok olması eşit olasılıkta olan, var olmak için bir sebebe ihtiyaç duyandır.
İmkânsız varlık: İkinci bir yaratıcı gibi, varlığı aklen kabul edilemeyendir.
Aklen mümkün varlıklar bir sebepler zinciri sonucunda var olsalar bile, bu zincirin başında bir "ilk sebep" bulunmalıdır. Bu ilk sebebin hep var olması gerekir ki başlangıcı olmayan bir zorunlu varlık vasfını taşıyabilsin. İşte bu zorunlu varlık Allah Teâlâ’dır. O’nun var olmak için hiçbir sebebe ihtiyaç duymamasına "kıyâm bi-nefsihî" denir.
Vahdâniyyet ve Muhâlefetün li’l-havâdis
Zorunlu varlık olan Allah, tek olmak zorundadır. Şayet birden fazla ilah olsaydı, iradeler çatışabilirdi; birinin var etmek istediğini diğeri yok etmek isteyebilirdi. Bu durumda birinin dediği olursa diğeri aciz kalırdı, dediği olmayan ise ilah olamazdı. Sonsuz güç sahibi (kadir-i mutlak) olan varlık ancak tek olabilir. Bu bir ve tek olma durumuna "vahdâniyyet" denir.
Ayrıca Allah, sonradan yaratılmış hiçbir şeye benzemez; biz buna "muhâlefetün li’l-havâdis" sıfatı diyoruz. Mahlukata benzemek noksanlıktır; çünkü sonradan var olan, kendisini var eden kadar mükemmel olamaz. Örneğin bir çocuğun görme yetisi varken, bu yetinin bilimsel işleyişine veya biyolojik fonksiyonlarına hükmetme gücü yoktur. Gözü bir anda görmez olsa yapabileceği hiçbir şey yoktur; bu bir eksikliktir. Allah ise bu tür her türlü noksanlıktan münezzehtir.
Aklın Tenzih ve İstidlal İşlevi
İlahi sıfatlarda aklın rolünü şu şekilde özetlemek mümkündür:
Subuti Sıfatlarda: Aklın kabul veya inkâr yetkisi yoktur, vahiyle bildirilen sıfatlara iman etmek esastır. Aklın buradaki tek rolü tenzih yapmaktır; yani Allah’ın sıfatlarında noksanlık olmadığını ispat etmektir. Örneğin Allah görür, fakat yaratılmışlar gibi bir göze veya ışığa ihtiyaç duymaz.
Selbî Sıfatlarda: Bu sıfatlar doğrudan aklın bir ürünüdür. Allah’ın "ne olmadığını" söylemek için belirlenmişlerdir. Kur’an’da doğrudan "O kadîmdir" gibi ifadelerden ziyade, O’nun bir benzeri olmadığı, ortağının bulunmadığı ve hiçbir şeye muhtaç olmadığı bildirilir. Akıl bu verilerden hareketle; ademi (yokluğu), hudûsu (sonradan olmayı) ve ihtiyacı selb ederek selbî sıfatları formüle eder.
Aklın bir şeyin "ne olmadığını" söylemesi, önce o şeyin "ne olduğunu" bilmesine bağlıdır. Bir ağaç görüldüğünde onun yeşil yapraklı olduğu doğrudan idrak edilir. "Ağaç mavi yapraklı değildir" diyebilmek için ise iki aşamalı bir akıl yürütme gerekir. İlahi sıfatlarda da akıl; önce Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu idrak eder, "O görür" dediği için buna iman eder, en sonunda da bu görmenin mahlukat gibi sınırlı olmadığını bilerek tenzih yapar.
Neticede aklın işi, Allah’ın zatının mahiyetini sormak değil, O’nun ne olmadığını bilmektir. Allah Teâlâ’nın zatını, sıfatlarını ve fiillerini Kur’an’dan öğrendikten sonra bunları delillendirmede aklı aracı bir enstrüman olarak kullanırız.
Şüphesiz Allah en iyisini bilir.

