Öz itibarı ile diller birbirlerinin tam karşılığı olmadığı için Kur’ân’ı ifade etmede yetersizlik Türkçe’ye has bir durum değildir. Burada gerçekleştirilecek olan sadece kendi bildiğimiz dil üzerinden bir değerlendirme yapmaktır.
Diller birbirlerinden farklı özelliklere sahiptirler. Bir dil, başka bir dile mutlak olarak üstün değildir. Türkçede “geliveriyormuşçasına” şeklindeki bir ifadenin başka dildeki karşılığına bu kadar yeknesak bulmak mümkün gözükmemektedir. Simsiyah ya da bembeyaz gibi renk pekiştirmeleri Türkçe’nin diğer dillerden ayrıldığı hususlardandır. İngilizce’deki zamirlerin eril ve dişil formları Türkçe’de bulunmayan bir fonksiyondur. Çoğu dilde zamirler tekil ve çoğul olarak ikiye ayrılırken Arapça, ikil zamirleri de bünyesinde barındırır.
Kur’ân-ı Kerim’in indiği dil olması hasebiyle Arapça’nın diğer dillerden farklarına biraz değinmekte fayda var. Özellikle bahsimiz sadedinde Türkçe’den farklı yönlerini anlatmak faydalı olacaktır. Az önce ifade edildiği gibi Türkçedeki zamirlerin aksine Arapçadaki zamirler erillik ve dişillik ifade edebilmektedir. Bu, fiil çekimlerine de yansımaktadır. Aynı durum zamirlerin ve faillerin sayısı için de geçerlidir. Arapçada çoğul, ikiden fazla için kullanılır. Yani sayı itibarı ile zamirler tekil, ikil ya da çoğul olabilir. Arap dilinde iştikak önemli yer tutmaktadır. Kelimeler genelde bir köklerden türetilerek meydana getirilir. Bununla birlikte kök kelimeler kullanıldığı yerlere veya edatlara göre onlarca farklı manalara gelebilmektedir. Kelimelerin formel yapısı ve cümlelerin gramer kuralları karşısında esnek tavrı, bazen bir cümlenin birden çok manaya gelmesine olanak tanımaktadır. Özellikle belirlilik ifade eden elif-lâm edatı, bir kelimenin başına geldiğinde söz konusu kelimenin belirli bir ferdini mi, cinsi mi yoksa bütün fertlerini mi kastettiği mübhem kalabilmektedir.
Bunlarla birlikte Arap dilinde belagat denen bir unsur daha vardır. Belagat, durumun iktizasınca sözü tam olarak uydurma sanatıdır. Bir yapboz düşünün. Yapbozda boş bir yer var. İşte oraya tam uygun parçayı yerleştirmeye benzer. Bu husus, Kur’ân’ın nüzul döneminde cahiliye Arapları arasında çok mühim bir meseleydi. Zira yazı toplumu olmamalarına rağmen çok beliğ ve edip olan bu millet, yazdıkları şiirler ile savaş başlatıp savaş bitirebilecek kabiliyetteydiler. O dönem için belki de en zor durumlardan biri, bir şairin hicvine uğrayarak dilden dile dolaşmaktı.
İşte Kur’ân’da Arapların belagat ve fesahatte zirve oldukları bir dönemde Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) risaletini tasdik edici bir mucize olarak nazil oldu. Kur’ân’ın inmesindeki birincil maksat O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) risaletini tasdiktir. Kur’ân’daki emirler, nehiyler, vaazlar ve kıssalar tali unsurlardır. Bu hususun baştan bilinmesi konumuz açısından önemlidir. Kur’ân nazil olduğunda en beliğ ediplere sahip olan bu toplum, Kur’ân’ın meydan okumalarına karşı çaresiz kalmış; ya Kur’ân’a iman ederek Müslüman olmuşlar ya da bu apaçık delilden sonra inkâra giderek silah çekmişlerdir. Evet, delil apaçıktır. Zira bir insanın böyle bir kelâmı söylemesi mümkün değildir.
Kur’ân’ın asıl maksadı, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) risaletini teyit etmekse, bu vazifeyi yerine getirmeyen çeviriler ya da mealler Kur’ân olarak değerlendirilemez. Zira Arap dilinin makama uygun olarak ifade ettiği derin manaları diğer lisanlar ifade etmekte aciz kalmaktadır. Bu hususa Kur’ân-ı Kerim’den birkaç örnekle değineceğiz.
Fatiha Sûresi’nin besmeleden sonraki ilk âyeti الحمد لله (el-ḥamdu li’llāh) ile başlar. Meallerde bu bölüm genelde “Hamd Allah’adır.” şeklinde tercüme edilir. Ancak burada çeviriyi etkileyecek pek çok kombinasyon vardır ve bunlardan sadece biri tercih edilerek çeviri yapılmıştır. Bunlardan biri cümlenin ihbar cümlesi mi yoksa inşa cümlesi mi olduğudur. Eğer inşa cümlesi ise “Hamd Allah’a olsun” şeklinde çevrilir. Elif-lâm’ın ifade ettiği manalar cins, isiğrak ya da ahd olarak değişmektedir. Yani belirli bir övgüden mi (hamd) yoksa bütün övgülerden mi bahsediliyor? Lillâhi kelimesindeki lâm da aynı şekilde mülkiyet ya da ihtisas ifade edebilir. الحمد لله denildiği zaman bütün bu manalar tek bir seferde ifade edilirken, çeviri yapıldığında bu manalardan biri tercih edilmiş, diğerleri terk edilmiş olmaktadır.
Enbiyâ Sûresi 46. âyette وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِمٖينَ buyurulur. Bu âyetin farklı çevirileri:
1- Ali Bulaç Meali: “Andolsun, onlara Rabbinin azabından 'bir ufak esinti' dokunacak olsa hiç tartışmasız; 'Eyvahlar bize, gerçekten bizler zulme sapanlarmışız' diyecekler.”
2- Diyanet İşleri Meali: “Andolsun, onlara Rabbinin azabından hafif bir esinti dokunsa, muhakkak “Eyvah bize! Gerçekten biz zalim kimselerdik” diyeceklerdir.”
3- Kur’an Yolu Meali: “Andolsun, onları rabbinin azabından bir esinti yoklasa muhakkak ki, “Vah bize! Hakikaten biz kendimize kötülük etmişiz!” derler.”
4- Elmalılı Orijinal Meali: “Maamafih kasem olsun rabbının azâbından onlara bir nefha dokunursa muhakkak diyeceklerdir ki vay bizlere! Bizler cidden zâlimler idik.”
Âyet-i kerimede ifade edilmek istenen azıcık bir azaptan dolayı çekecekleri büyük elemdir. Bu azlığı ifade etmek için ayette seçilen edatlar ve sıgalar insanı hayrete düşürmektedir:
1- إن: Şart edatıdır. Gerçekleşme ihtimali düşük olan ya da beklenmeyen şeyler için kullanılır.
2- مس: Bu kelime azıcık dokunma manasındadır. İsabet etme manasında أصاب yerine bu tercih edildi.
3- نفحة: Bir esinti... Üstelik vahdet ifade eden yuvarlak tâ, hem azlık hem de bir kerecik manasını ifade eder.
4- من: -den/-dan eki. Söz konusu şeyden ufak bir parça olduğunu ifade eder.
5- عذاب: Azap kelimesi, عقاب kelimesinden daha hafiftir.
6- ربك: Rabbin burada zikredilip Allah lafzının kullanılmamasında da ayrı bir hikmet vardır. Rabb, kelimesi merhameti de bildirir. Yani merhametli olan Rabb’inin azabından bir esinti onlara dokunsa bile...
İşte bu durumda kâfirler “bize yazıklar olsun, şüphesiz biz zalimlerden olduk” diyecekler. Âyetin bu kısmında da onların bu durumunu ifade eden pek çok belâgat nüktesi olmakla birlikte bu âyette bununla yetineceğiz. Yukarıda bahsedilen çoğu edat ve mananın Türkçe’de karşılığı yoktur. Söz gelimi عقاب kelimesinin karşılığı olmayan bir dilde azabın zikredilmesi bahsedilen bağlamda bir anlam ifade etmemektedir.
Tevbe Sûresi 72. âyette de veciz bir ifadeyle geniş anlamlar ifade edilmektedir. وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ اَكْبَرُؕ ifadesinin meallerdeki çevirileri:
1- Ali Bulaç Meali: “Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyüktür.”
2- Diyanet İşleri Meali: “Allah’ın rızası ise, bunların hepsinden daha büyüktür.”
3- Kur’an Yolu Meali: “Allah’ın rızâsı ise hepsinden büyüktür.”
4- Elmalılı Meali: “Allahın bir rıdvanı ise hepsinden büyük.”
Söz konusu ayetin başında Allah’ın müminlere vadettiği nimetlerden bahsedilir. Ardından bu ayet gelerek Allah’ın rızasının bunlardan daha büyük olduğunu ifade eder. Ama bu basit bir ifade ediş tarzı değildir.
1- رضوان kelimesinin sığası: Büyüklük ve tazim ifade eder. Rıdvan, rıza’dan daha mübalağalıdır.
2- Bu kelimedeki tenvin: Bu büyük rızadan sadece bir tane, tek bir tanesi.
3- من الله: Allah’tan olması yine tazim ifade eder.
4- أكبر: En büyüktür kelimesinin arından herhangi bir müteallik zikredilerek “diğerlerinden büyüktür” gibi bir şey söylenmemiştir.
Yani söz konusu pasaj, Allah’tan olması hasebiyle Allah’ın rızasının çok kıymetli ve yüce olduğunu, sıra ona gelince diğer nimetlerin bu rızanın azıcığının yanında yok hükmünde kaldığını ifade eder. Ekber lafzından sonra herhangi bir tealluk zikredilmemiş, adeta Allah’ın rızasının üstün kılındığı diğer nimetler, bu makamda unutulmuş gibi addedilmiştir.
Kur’ân mealinin Kur’ân’ı ifade etmekteki yetersizliğine verilen iki örnekti bunlar. Misaller artırılabilir mi? Aksi düşünülemez zaten. Kur’ân’ın her harfinin, her kelimesinin, her edatının, her söz diziminin başka bir alternatife tercihinde bir gaye ve bir hikmet vardır. Bunları kavramak ancak bu dilin inceliklerine vakıf olmakla mümkündür.
Kur’ân’ın mesajını anlamak için onun manasını bilmek şart değildir. Kur’ân’ın mesajı apaçık ortadadır. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın peygamberidir. Delili de en beliğ Arapların benzerini getirmekten aciz kaldıkları şu kitaptır. Evet, Kur’ân tercümeleri bu mananın yitmesine sebep olmakta ve alelade bir kelâmın Kur’ân-ı Kerim sanılmasına neden olmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Kur’ân, meâl, dil, Arapça, Türkçe.

