Cahiliye Toplumunu Yeniden Okumak
Önceki bölümde İslam davetinin neden Arap Yarımadası’nda başladığını ve bu tercihin arkasındaki ilâhî hikmeti ele almıştık. Güçlü imparatorlukların gölgesinde kalan, siyasî bakımdan parçalanmış ve medeniyet bakımından geri görülen bir coğrafyanın, insanlık tarihinin en büyük inkılabına beşiklik etmesi tesadüf değildi. Rabbimiz, vahyin ilk muhataplarını seçerken coğrafi sebepler ile birlikte o toplumun fıtrî yapısını da murat etmişti.
Burada cevap bekleyen başka bir soru karşımıza çıkıyor. Eğer cahiliye dönemi putperestliğin, zulmün ve ahlaki yozlaşmanın hâkim olduğu bir dönemdiyse, vahiy neden tam da böyle bir toplumun içinde doğdu? Daha da önemlisi, İslam bu toplumu bütünüyle reddeden bir hareket mi başlattı, yoksa mevcut yapıyı dönüştüren bir ıslah hareketi mi ortaya koydu?
Cahiliye: Bilgisizlikten Önce Bir Değer Bunalımı
Cahiliye denildiğinde çoğu insanın aklına yalnızca bilgisizlik geliyor. Oysa Kur’ân’ın kullandığı anlam bundan çok daha üst bir mana. Cahiliye, hakikati bilmemekten ziyade, hakikatin yerine hevayı koyan bir hayat düsturudur. Bu sebeple vahiyden uzaklaşan her toplum, kendi çağının cahiliyesini üretme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Nitekim Mekke toplumunda putperestlik yalnız dinî bir tercih değildi. Siyasetten ticarete, hukuktan sosyal hayata kadar bütün düzen şirk anlayışı üzerine kurulmuştu. Güçlü olan haklı sayılıyor, kabile bağı adaletin önüne geçiriliyor, zayıfın hakkı ise çoğu zaman korunmuyordu. İnsan onuru soy, servet ve kabileyle ölçülüyor, hakikat ise menfaatlerin gölgesinde kalıyordu.
Fakat bütün bunlar, bu toplumun bütünüyle faziletten mahrum olduğu anlamına gelmez.
Fıtratın Tamamen Sönmediği Bir Toplum
Allah Teâlâ insanı fıtrat üzere yaratmıştır. Yanlış inançlar, kötü alışkanlıklar bu fıtratı örtebilir. Fakat bütünüyle ortadan kaldıramaz. Cahiliye Arapları da bunun açık bir örneğidir.
Misafire ikram etmek, emanete sahip çıkmak, verilen sözü tutmak, cesaret göstermek ve mazlumu korumak gibi birçok erdem, toplum hayatında az da olsa yaşamaya devam ediyordu. Elbette bu faziletler çoğu zaman kabile çıkarlarıyla sınırlandırılıyor veya yanlış istikamette kullanılıyordu. Ancak onların varlığı, insan tabiatının tamamen bozulmadığını gösteriyordu.
İşte İslam ile gelen büyük dönüşüm burada ortaya çıkıyor. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem yeni bir ahlak icat etmedi. Yaratılışta bulunan güzellikleri vahyin rehberliğiyle asli yerine yerleştirdi. Kabile için gösterilen yiğitlik, hak uğrunda cihada dönüştü. Soy üstünlüğü için yapılan fedakârlık, Allah rızası için yapılan infaka dönüştü. Misafirperverlik gösterişten kurtarılarak ibadet şuuruna bağlandı. Böylece İslam, insanın fıtratını yıkmadan onu yeniden inşa etti.
Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyurması da bu gerçeği ifade etmektedir. Demek ki vahyin hedefi, insan tabiatını kemale erdirmektir.
Hanifler
Cahiliye toplumunun tamamının putperestlik içinde kaybolmadığını gösteren en önemli örneklerden biri de Haniflerdir.
Hanifler, Hz. İbrahim aleyhisselamın tevhid mirasını yaşamaya çalışan, putlara tapmayı reddeden ve hak dini arayan kimselerdi. Onların varlığı, insanın ilahi hakikati aramaktan vazgeçmediğini gösteriyordu.
Zeyd b. Amr b. Nüfeyl bunların en meşhurlarındandı. Putlar adına kesilen kurbanlardan yemez, kız çocuklarının öldürülmesine engel olur ve “Ben İbrahim’in Rabbine kulluk ediyorum” diyerek şirkten uzak dururdu. Varaka b. Nevfel ise kutsal metinleri incelemiş, gelecek son peygamberi bekleyen isimlerden biriydi. İlk vahyin ardından Hz. Hatice radıyallahu anhânın Resulullah sallallahu aleyhi vesellemi ona götürmesi boşuna değildi. Varaka, gelen vahyin aynı ilahi silsilenin devamı olduğunu anlayabilecek ilmi birikime sahipti.
Haniflerin varlığı, vahyin tamamen cahil bir zemine inmediğini gösterir. Toplumun içinde hakikati arayanlar vardı ve bu insanlar, gelecek ilahi davetin ilk işaretlerini taşıyordu.
Nebevî Metot
Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin hareket metodunda dikkat çeken en önemli hususlardan biri, toplumu bütünüyle reddeden bir anlayış benimsememesidir.
Mesela Hılfü’l-Fudûl bunun en güzel örneğidir. Cahiliye döneminde kurulan bu ittifakın amacı, Mekke’de haksızlığa uğrayan kimseleri korumaktı. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem genç yaşında bu oluşuma katılmış, yıllar sonra da “Bugün yine böyle bir topluluğa çağrılsam yine katılırdım” buyurarak adaletin kaynağındansa mahiyetine baktığını göstermiştir.
Bu yaklaşım bize önemli bir ilke öğretmektedir. İslam, hakikate uygun olanı sırf cahiliye döneminde ortaya çıktı diye reddetmez. Ölçü, zaman veya kişiler değil vahyin ortaya koyduğu ilkeleridir. Güzel olan korunur, yanlış olan düzeltilir, batıl olan ise ortadan kaldırılır. Bu sebeple Nebevî hareket metodu inşa edicidir.
Günümüze Bakan Yönü
Cahiliye toplumunu doğru okumak insan yetiştirme anlayışımızı da şekillendirir.
Günümüzde insanların hatalarını merkeze alıyor, sahip oldukları güzel hasletleri ise görmezden geliyoruz. Oysa Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin metodu bunun tam tersidir. O, insanların fıtratına ulaşmış, güzel yönlerini beslemiş, yanlışlarını ise tedricî olarak düzeltmiştir.
Eğitimde de tebliğde de kalıcı değişim ancak bu yöntemle mümkündür. İnsanları bütünüyle suçlamak, onlara sürekli eksiklerini hatırlatmak kısa vadede bir baskı oluşturabilir. Fakat diriliş meydana getirmez. Nebevî metot ise insanın içinde hâlâ canlı duran iyilik tohumlarını yeşertmeyi hedefler. Çünkü vahyin muhatabı akıl ile birlikte fıtrattır.
Nebevî Hareket Metoduna Dair Çıkarımlar
Bu bölümden hareketle Nebevî davetin temel ilkelerini şu şekilde özetlemek mümkündür:
Her toplumda mutlaka korunmuş bir fıtrat alanı vardır. Tebliğin görevi, bu alanı keşfetmek ve vahiy ile güçlendirmektir.
Kalıcı değişim, mevcut bütün değerleri yıkmakla olmaz. Aksine doğru olanı koruyup yanlış olanı düzeltmekle gerçekleşir. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin uyguladığı ıslah metodu bunun en açık örneğidir.
Toplumları kusurlarıyla tanımlamak Nebevî bakış değildir. İnsanların taşıdığı iyilik potansiyelini görmek, davetçinin en önemli basiretlerinden biridir.
Hakikat arayışı hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmaz. Hanifler bunun tarihî delilidir. Günümüzde de hakikati arayan gönüller, doğru bir davetle vahyin rehberliğiyle buluşabilir.
Islah, reddetmekten önce anlamayı gerektirir. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem toplumu tanımadan onu değiştirmeye çalışmamış, onların diliyle konuşmuş, kültürlerini anlamış ve dirilişi bunun üzerine inşa etmiştir.
Sonuç
İslam'ın doğuşu, karanlık bir toplumun mucizevî şekilde bir anda değişmesinden ibaret değildir. Asıl yaptığı eylem, vahyin insan fıtratında zaten var olan iyiliği yeniden ayağa kaldırmasıdır.
Cahiliye, insanın özünün batıl anlayışlarla örtüldüğü bir dönemdi. Nebevî hareket metodu ise bu örtüyü kaldırmış, insanı yeniden Rabbiyle, kendisiyle ve toplumla sahih bir ilişki kurmaya davet etmiştir.
Bugün de tebliğ ve eğitim faaliyetlerinde aynı usule ihtiyaç vardır. İnsanları fıtratındaki hayrı keşfederek vahyin rehberliğinde geliştiren bir yaklaşım, Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin inşa ettiği metodun çağımızdaki en doğru yansıması olacaktır.

