Bilgi: Siyer Fıkhı Nedir?
Siyer, İslam’ın inanç ve hukuk sisteminin, yaşanmış bir pratik üzerinden okunmasıdır. Fıkhu’s-Siyre ise bu yaşantıdan hikmetler ve prensipler çıkarma ilmidir.
Nübüvvet Öncesi Dönemde Dünya’nın Jeopolitik ve Sosyolojik Zemini
Dünya’da Medeniyetlerin Durumu ve Arabistan Seçimi
İslam’ın 7. yüzyılda Arap Yarımadası’nda ortaya çıkması, insanlık tarihinin en büyük dönüşümü için belirlenmiş bir jeopolitik ve sosyolojik tercihtir. Bu seçimin arkasında yatan temel dinamikler şunlardır:
1. Küresel Güçler: Bizans ve Sasani
O dönemde Dünya iki büyük gücün etkisindeydi. Ancak her iki gücün yaşam sistemi ve düzeni de insani değerleri taşımakta yetersiz kalmıştı. İki büyük gücün ilki Sasani, ikincisi ise Bizans’tı. Gelin bu toplumlara biraz daha yakından bakalım:
Sasani (İran): Toplum, kutsal olduğu iddia edilen soylular ve hakları hiçe sayılan köleler olarak keskin sınıflara ayrılmıştı. Adalet, imparatorun şahsi arzularından ibaretti. Bu sapkınlıkları bazı örneklerle açıklayalım:
Mezdekçilik: Bu akım, insanların su, ateş ve otlaklarda ortak olduğu gibi, kadınlarda ve mallarda da ortak olması gerektiğini savunmuştur. Bu ideolojiye göre, bütün kadınlar herkese helal, bütün mallar da herkese serbesttir. Bunlar da dinî bir çerçeve içinde sunulur. Bu sapkın anlayış, toplumda nefislerine ve zevklerine düşkün olan kitleler tarafından büyük bir ilgiyle karşılanmış ve desteklenmiştir.
Ahlaki yozlaşma: İran toplumundaki ahlaki çöküntü o dereceye varmıştı ki, kişinin kendi kız kardeşiyle evlenmesi bir erdem ve temel bir felsefe olarak görülüyordu. Bu yönetim kademesinde de meşrulaşmıştı. Örneğin Miladi 5. yüzyılın ortalarında hüküm süren II. Yezdücerd’in kendi kızıyla evlendiği tarihsel bir vaka olarak aktarılmaktadır.
Bizans (Roma): Hristiyanlık, siyasi oyunların ve sömürgeci emellerin maskesi hâline gelmişti. Halk, bitmek bilmeyen mezhep savaşları ve ağır vergilerin altında eziliyordu. Bu yapılar, yeni ve evrensel bir mesajı özümseyecek tazeliği kaybetmişti. Bu sapkınlıkları bazı örneklerle açıklayalım:
Sömürgecilik ve siyasi hırslar: Hristiyanlık, bu sömürgeci emellerin ve siyasi oyunların bir aracı hâline gelmişti. Devlet, dinî değerleri yüceltmek yerine, kendi siyasi ve maddi çıkarlarını genişletmek için bir maske olarak kullanıyordu.
Mezhep savaşları ve dinî çatışmalar: Bizans toplumu, bitmek bilmeyen dinî ihtilafların pençesindeydi. İmparatorluk hem kendi içindeki gruplar arasında hem de Mısır ve Suriye Hristiyanları ile yaşanan şiddetli dinî ihtilaflar yüzünden büyük bir kargaşa içindeydi. Bu mezhep çatışmaları, halkın huzurunu kaçırıyor ve devleti içten içe kemiriyordu. Farklı mezheplerden olan halk kitleleri, devletin resmi mezhebi veya diğer gruplar tarafından baskı görüyordu.
2. Arap Yarımadası: Fıtratın ve Hürriyetin Kalesi
Arap Yarımadası hakkında sormamız gereken soru şu: Nübüvvet için neden o günün teknolojik ve askeri güçleri, felsefi düşünceleri değil de “çöl insanları” seçildi?
Bu seçimin temelinde fıtrî bir neden yatıyor. Hemen açıklayalım:
Felsefi karmaşadan uzaklık: Bizans ve İran medeniyetleri, zihni bulandıran karmaşık ve yapay felsefelerle yorulmuştu. Araplar ise daha sade, doğrudan ve özü sözü bir topluluktu. Bu zihni berraklık, vahyin saf mesajını hızla kavramalarını sağladı.
Karakter sermayesi: Cahiliye döneminde bile Araplarda; misafirperverlik, ahde vefa ve cesaret gibi temel insani değerler çok güçlüydü. Bu atadan kalma bir mirastı. İslam bu değerleri tasfiye etmedi, aksine onları tevhid inancıyla birleştirerek yeniden en doğru şekilde inşa etti.
Hür ruh ve siyasi bağımsızlık: Araplar, merkezi bir krallığın baskısı altında köleleşmemiş, hürriyetine düşkün insanlardı. Bu “boyun eğmezlik”, sadece Allah’a kul olma fikrinin yani Tevhid inancının filizlenebileceği en uygun sosyolojik zemini oluşturdu.
3. Sosyolojik Devrim: İnsanlık Onurunun Tesisi
İslam’ın bu coğrafyadaki başarısı, insanı sınıfsal ve ırksal prangalardan kurtarmasında gizlidir:
Radikal eşitlik: Kimsenin kimseye efendilik taslamadığı, üstünlüğün sadece takvada olduğu bir düzen kuruldu.
Karakter odaklı kalkınma: Kabile asabiyeti ki buna körü körüne bağlılık da diyebiliriz, yerini, hakikat, ahlak ve adalet merkezli bir toplumsal sözleşmeye bıraktı.
Nübüvvet ve vahiy: İslam’ın başarısını yalnızca tarihsel ve sosyolojik şartlara bağlamak, hakikati basitleştiren büyük bir eksikliktir. Hz. Peygamber beşeri özellikleri veya yüce ahlâk önderi olmasıyla birlikte O’nun vahiyle hareket eden peygamberlik yönü ihmal edilmemelidir. Kurulan nizamın evrensel ve ebedi olmasının yegâne sebebi, ilâhî kaynaklı olması ve Allah Teâlâ’nın lütfettiği ilimden gelmesidir. Bu büyük devrimin sırrı, tertemiz kalmış fıtri bir zeminin vahiyle en ideal şekilde buluşmasıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki Rabbülalemin bunların hiçbirine muhtaç değildir. Eğer O, Bizans, İran veya Hint diyarlarından bir yöreyi İslam davetinin doğuş yeri olarak seçmeyi isteseydi, ebetteki İslam davetinin başarıya ulaşması için Arap Yarımadası’nda hazırladığı sebep ve şartları orada da hazırlardı. Çünkü Yüce Allah tüm sebep ve şartların yaratıcısıdır.
Sonuç olarak: Vahiyle gelen bu mesaj, hürriyete aşık, fıtratı diri ve karakteri sağlam insanların arasında karşılık buldu. Aslına bakarsak bu durum günümüze çok net bir mesaj veriyor: Dünyayı asıl değiştirecek olan şey teknolojik imkânlar veya maddi zenginlik değildir. Ahlaklı bir toplum ve imanlı nesillerdir.

