Özet
İslam dini, yalnızca zahirî emir ve yasaklardan ibaret olmayıp bireyin manevi gelişimini de hedefleyen bir yapıya sahiptir. Kur’an-ı Kerim’de kalplerin Allah’ı anmakla huzur bulacağı ifade edilirken, bazı kullara ledünnî ilim gibi özel manevi kabiliyetlerin verilebileceği de kabul edilmektedir. Bu çerçevede ortaya çıkan manevi tecrübeler, tarihsel süreçte tasavvuf disiplini altında sistemleşmiş; veli, velayet, himmet ve tasarruf gibi kavramlar etrafında çeşitli tartışmalar gelişmiştir.
Bu konulara ehl-i sünnet perspektifiyle yaklaşan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, tasavvufu şeriat çerçevesinde ele alarak himmet ve tasarruf meselelerini kader anlayışıyla birlikte değerlendirmiştir. Ona göre velilerin himmeti, ancak kaza-i muallak kapsamında söz konusu olabilir; kesinleşmiş kaderin (kaza-i mutlak) değişmesi mümkün değildir. Bu yaklaşım, itikadî dengelerin korunmasını amaçlamaktadır.
Mevlânâ Hâlid ayrıca, velilere karşı saygılı olunması gerektiğini belirtmekle birlikte, onları aşırı yüceltmenin doğru olmadığını vurgulamış; velilerin hata edebileceğini ifade ederek tasavvuf anlayışında ölçülü bir yaklaşım ortaya koymuştur.
Anahtar Kelimeler; Mevlânâ Hâlid, Himmet, Tasarruf, Veli, Mürit.
İslam dini sadece zahiri amellere dayalı emir ve yasaklardan ibaret olan bir din değildir. Aynı zamanda bireye manevi bir gelişim vaadi de sunmaktadır. Kalplerin yalnızca Allah’ı anmakla huzur bulacağını bildiren[1] Kuran-ı Kerim’de bu konu hakkında birçok ayet vardır. Aynı zamanda İslamiyet’te bireye olağanüstü bazı güçlerin verilebileceği de bilinmektedir. Nitekim Hz. Süleyman kıssasında zikredilen 'indinde kitaptan bir ilim olan kişi'[2] örneğinde görüldüğü gibi, İslam geleneğinde insana ledünnî sırların kapılarının açılabileceği kabul edilir.
İslam’ın vaat ettiği bu manevi gelişim ve 'ilm-i ledün' gibi olağanüstü tecelliler, tarihsel süreç içerisinde disipline edilerek tasavvuf çatısı altında sistemleşmiştir. Nitekim, ilimlerin tasnifiyle benzer bir süreç geçiren tasavvuf alanında da gelişmeler olmaktaydı. Tasavvuf kavramının ortaya çıkması, Kuran-ı Kerim’de geçen manevi olayların yorumlanması, tasavvufi ıstılahların tanımları, veli, velayet ve yetkileri gibi özel konuların tartışılması da başlamıştı. Bu tartışmalar bugün hala varlığını sürdürmektedir. Kâmil bir velinin tasarruf yetkileri ve sınırları halk arasında dahi tartışılır bir hale gelmiştir. Böyle bir kudreti ispat edenleri tekfir edenlerden, veli bir zata müstakil bir kudret isnat edenlere kadar birçok kesimin tasarruf ve himmet konusuna yaklaşımı farklılık arz etmektedir.
Himmet ve tasarruf gibi ihtilaflı konuları ehl-i sünnet perspektifinden yeniden yorumlayan isimlerin başında Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî gelmektedir. Şeriata bağlılığıyla bilinen ve ilme çok fazla önem veren bu zat, 19. yüzyılda Nakşibendî tarikatını ihya etmiş büyük bir mutasavvıftır. Tasavvuf tarihi boyunca süregelmiş olan tarikatlardan biri olan Nakşibendiliğe yeni bir bakış açısı kazandırmış bir alimdir. Hem zahiri hem de manevi ilimlerde söz sahibi olan bu büyük mutasavvıf, tasavvuf anlayışını tamamen şeriat çerçevesi içerisinde konumlandırmış, şeriata zır görünen her uygulamanın geçersiz olduğunu takipçilerine hatırlatmıştır. Mevlâna Hâlid himmet ve tasarruf kavramlarını kelam ilminin başlıklarından birisi olan kaderi mutlak ve kaderi muallak konularıyla mezcederek izah etmiştir.
Mevlânâ Hâlid’e göre bir kimse himmet ehli olsa bile talep edilen şeyin kaza-i muallak olduğu ortaya çıkmadan himmet kullanılmamaktadır. Buna bağlı olarak Mevlânâ Hâlid gerçekte kesin olan bir kazanın velilerin himmetiyle değil peygamberlerin himmetiyle bile değişebileceğini düşünmenin caiz olmadığını söylemiştir.
Kesin olan kazanın değişebileceği düşünülmüş ve buna inanılmış olsa bazı itikadî problemlerin ortaya çıkacağını beyan eden Mevlânâ Hâlid k.s. kelamî olarak da konunun izahını Mektubat’ta yapmıştır. Mevlâna Halid k.s. kelami açıklamalardan sonra Abdulkadir Geylanî hazretleri için söylenen “Cenab-ı Mevla onun hatırı için kesin olan kazayı bile değiştirir” sözünün doğru olmadığını vurgulamaktadır. O’na göre böyle bir sözün varlığını kabul etsek bile bunu söyleyen veliyi mazur görmek gerekmektedir. Nitekim bu sözü sekr yani manevi sarhoşluk halindeyken söylemiş olabilir. Veya keşif yoluyla kesinliğini vurguladığı kazanın aslında muallak kaza olması mümkündür. Veliler keşfinde hata edebilir. Mevlâna Halid’e k.s. göre, veliler için hatayı caiz görmeyen kişi veli ile nebi arasındaki farkı tam anlayamamıştır.
Mevlâna Hâlid k.s. mürşide karşı sevginin ve muhabbetin olması gerektiği şekli şöyle izah etmişitir: “Şunu da belirtelim ki; velileri inkardan sakınmak vacip olduğu gibi, akideyi bozacak şekilde onlar hakkındaki itikat ve inanışta ileri gitmekten de sakınmak vaciptir. Bu hal velilere güzel zan ve muhabbet besleyen fakat ifrata giden kimselerde çok olmaktadır. Unutmamak gerekir ki şeytan hile ve düzen sahibidir. İnsanı felakete götürecek her yolu dener. Allah-u Teala, bir kimsenin herhangi bir mürşidin feyzinden nasiplenmesini dilerse, o kimseye bu şeyhin kemali olduğundan fazla görünür.”[3]
Abdulmecit Sökütlü
Spot 1:
Velileri inkardan sakınmak vacip olduğu gibi, akideyi bozacak şekilde onlar hakkındaki itikad ve inanışta ileri gitmekten de sakınmak vaciptir.
Spot 2:
Allah-u Teala, bir kimsenin herhangi bir mürşidin feyzinden nasiplenmesini dilerse, o kimseye bu şeyhin kemali olduğundan fazla görünür.”
[1] Ra’d 13/28
[2] Neml 27/40
[3] Bağdâdî, Halid b. Ahmed eş-Şehrizûrî el-Bağdâdî, Buğyetü'l-Vâcid fî Mektûbâti Hazret Mevlânâ Hâlid Der. Muhammed Es’âd Sâhibzâde, Seyda Yayınları, Diyarbakır. 7. Mektup.

