KUR’ÂN TEFSİRİNDE KRİTİK NOKTA: KUR’ÂN TASAVVURU
Tefsir12 Ekim 2026

KUR’ÂN TEFSİRİNDE KRİTİK NOKTA: KUR’ÂN TASAVVURU

KUR’ÂN TEFSİRİNDE KRİTİK NOKTA: KUR’ÂN TASAVVURU

Materyalizm ve natüralizmin hâkim söyleminin geçerli sayıldığı bir asırda farkında olmadan Müslümanlar olarak bu akımların yakıcı rüzgârları tenimize değiyor ne yazık ki. Nitekim son 10-20 yılda genel çerçevede modernizm etrafında pek çok çalışma yapılmış ve özellikle Müslümanlar olarak modernizmden nasıl etkilendiğimiz ortaya koyulmaya çalışılmıştır. “Her şey zıttı ile bilinir” düsturu ile sahih İslâm tasavvuru, modernizmle mukayese edilmiş ve “asıl” olan anlatılmaya çalışılmıştır.

Tasavvur bir kavramın insan zihnindeki karşılığıdır. Tasavvur insanın dünya görüşünü hem göstermede hem de şekillendirmede kritik önem taşır. Bununla birlikte bir konuda hüküm vermek (tasdik) iki tasavvur arasındaki bağı ifade eder. Dolayısıyla bir yargıda konu ya da yüklem olarak yer alan cüzlerin taraflar arasında farklı tasavvurlar çağrıştırmalara anlaşmazlığa neden olabilir.

Bunu somut bir hâle getirecek olduğumuzda günümüz ateistlerinden sıkça duyulan “Tanrı beni neden yarattı?” veya “Eğer Tanrı varsa bu kadar zulme niçin izin veriyor?” gibi inanç sahasına tealluk eden soruları örnek gösterebiliriz. Bunun yanı sıra Kur’ân-ı Kerim’de var olan bazı hükümlerin “sorgulanması” da bu kapsama girmektedir. Bu gibi noktalarda sık yapılan hatalardan biri bu soruları olduğu gibi kabul ederek cevap vermek. Ancak burada soruyu soran ile cevap verenin zihinlerinde aynı Tanrı tasavvuru söz konusu değil. Zira söz konusu sailin zihnindeki “Tanrı” insanlar tarafından sorgulanabilen, başkalarına hesap vermesi gereken, insanların hukukuna tabi, sınırlı ve kısmen antropomorfik bir niteliktedir. Oysaki cevap veren Kadir-i mutlak zattan bahsetmektedir. Hâl böyle olunca bu gibi konular içinden çıkılmaz bir şekil almaya ve altı doldurulamayacak lafız tartışmalarına dönüşmektedir.

Müslümanlar olarak tasavvurumuzun deforme olduğu konulardan biri diğeri ise Kur’ân-ı Kerim’in zihinlerdeki yeridir. Okullarda, Kur’ân kurslarında, din derslerinde ve sair yerlerde Kur’ân-ı Kerim bizlere “insanın kullanım kılavuzu”, “reçete”, “anayasa” ve benzeri tabirlerle anlatılmıştır. Bugün meâlistlerin[1] ölüye Kur’ân okumak hakkında “kırmızı ışıkta geçip kaza yaptıktan sonra trafik kuralı okumak” benzetmesi de aynı alt yapıya sahiptir.

Kur’ân-ı Kerim’in yanlış tasavvuru özellikle hadis inkârcıları, modernistler ve meâlistlerin yeni ateistinkine benzer absürt itiraz ve sorularla ehl-i sünneti hedef almasına neden olmaktadır. İçerisinde elif-lâm-mîm gibi manası meâlist ve Kur’âncılar arasında dahi tartışmalı olan ayetlerin bulunduğu bir kitabın apaçık olup hadislere veya fukahanın içtihadına ihtiyaç olmadığı yönündeki argümanlar bu soru ve itirazların en ironik olanlarından bir tanesidir.

Evet Kur’ân-ı Kerim kendini kitâb-ı mübîn olarak tavsif etmiştir. Ancak aynı Kur’ân-ı Kerim’de huruf-u mukatta gibi mutlak müteşabih olarak bilinen, manasını yalnızca Allah’ın ve O’nun bildirdiklerinin bilebileceği ayet ya da ifadeler mevcuttur. O hâlde bu “apaçık” ifadesi nedir? Bu noktada “ehline açıktır” ya da “mübîn hakla batılı ayırt edendir” gibi tefsirlere gidilse de Kur’ân-ı Kerim tasavvuru düzeltilmeden bu soru işareti olduğu yerde kalmaya devam edecektir.

Kur’ân-ı Kerim tasavvurundaki yanlışı bulmada ilk adım, ayetlerin bağlamından koparılmasıdır. Sadece belirli bir meseleye has olarak değil, genel manada siyak-sibak bütünlüğü göz ardı edilerek ayetlere mana verilmesi hem parçacı bir yaklaşım teşkil etmekte hem de ayetlerin manasının tahrif edilmesine neden olmaktadır. 1400 yıl önce nazil olan Kur’ân’ı, sanki o gün günümüzdeki bir tartışmaya cevap vermişçesine inmiş olarak telakki etmek ne kadar absürttür! Üstelik bu husus ehl-i sünnet kesim içerisinde de söz konusu olmaktadır.

Sanki, Kur’ân’ın nazil olduğu asr-ı saadet devrinde Kur’ân’ın hadisler ya da başka referanslarla anlaşılıp anlaşılamayacağı tartışılmış da “Kur’ân size yeter, apaçıktır” manasında bu ayetler nazil olmuş (!). Özellikle sözlerinin lazımı buraya giden kitlenin içerisinde tarihselcilerin olması da bir hayli düşündürücüdür. Asr-ı saadette böyle bir hususun söz konusu olması mümkün olmayacağına ve ayrıca içerisinde mutlak müteşabihlerin bulunduğu Kur’ân-ı Kerim’in bu ayetler yerinde dururken manalarının apaçık olduğunu iddia etmesinin mantıksal bir çelişki olacağına göre bu ayetler ne anlatmaktadır, hangi bağlamda ele alınmalıdır?

İşte peygambersiz Kur’ân tasavvurunun sonuçları... Allah Teâlâ’nın yeni bir şeriat gönderdiğini, bu şeriatı Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) vasıtasıyla gönderdiğini ve O’nun Allah adına yalan söylemeyen hak peygamber olduğunu doğrulayıcı bir mucize olarak Kur’ân-ı Kerim’i indirdiğini göz ardı etmenin sonuçları... Basit denklem: “Bu zat Allah’ın peygamberidir, delili ise Allah katından olduğu apaçık olan bu kitaptır, Allah katından olduğunun delili de sizin bu kitabın mislini getiremeyişinizdir.”

Kur’ân-ı Kerim farklı yerlerde ayetlerle meydan okuyarak bu kitabın bir mislini ya da on sûre ya da bir sûre getirmelerini isteyerek müşriklere meydan okumuştur. Ancak her meydan okumada Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) davasını bir anda bitirebilecek bir galibiyet imkânı sunulmuşken müşrikler silah çekmeyi ve daha zorlu yollara gitmeyi tercih etmişlerdir. Nitekim onların edip, beliğ ve fasih olanları bu kelâmı bir insanın söyleyemeyeceğini biliyorlardı. Kur’ân-ı Kerim’in söz dizilişindeki ahenk, bununla birlikte lafızlarının kolaylığı ve hepsiyle beraber muktezay-ı hâle muvafık manayı nokta atışı ve net bir şekilde verebilmesi bir insanın takatinde değildi. Üstelik 23 sene zarfında inen bu kelâm, herhangi bir insan kelâmı gibi üslup değişiklikleri arz etmiyordu. Bu kadar uzun bir zaman zarfında her insanın üslubu ve düşünce dünyası değişir. Ancak Kur’ân-ı Kerim’de böyle bir durum söz konusu değildi. Biz, söz konusu meydan okumayı bugün 6236 ayet tamamlanmışken görüyoruz. İşin ilginç tarafı bu meydan okuma yapılırken Kur’ân-ı Kerim henüz tamamlanmamış ve 23 yıllık zaman zarfında nazil olan her ayet birer yapboz parçası misali Kur’ân-ı Kerim’deki yerine sorunsuzca yerleştiriliyordu.

Kur’ân-ı Kerim’in şaşırtıcı yönleri elbette bitmez. Ancak asıl meydan okumanın gerçekleştiği belâgat ve muktezay-ı hâle uygun kelâmı söyleme meselesine gelelim. Kur’ân-ı Kerim’de bir kelime ya da harf başka bir kelime ya da harfin yerine seçilmişse, fiil seçilecekken sıfat seçilmişse, takdim olması gereken yerde tehir varsa... bu gibi yerlerde tefsiri aramamız gerekir. Kur’ân’da hiçbir edat keyfî olarak yerleştirilmemiş, her bir kelimenin mananın tamamlanmasında kritik bir yeri söz konusu olmuştur. O hâlde tefsir faaliyetinde ihtiyaç duyulmayan detaylarda boğulmak yerine sarf, nahiv ve belâgat gibi alet ilimlerinin sunduğu malumatlar çerçevesinde söz dizilimindeki hikmeti aramak asıl menfaati sağlayacaktır. Nitekim Bakara Sûresi, başından sonuna çok farklı konuları içerse de bütün sûrenin mesajı bir mana etrafında toplanmaktadır. Sûrelerin başlarındaki kasemlerle cevab-ı kasemler birbirinden bağımsız olgular değildir. Maharet, bu olgular arasındaki münasebeti bulabilmektir.

Bu noktada tefsir faaliyetindeki çalışmalarını yazının başından itibaren dikkat çektiğimiz hususa riayet ederek icra ettiren müfessirlere de değinmeden yazıyı noktalamak uygun düşmez:

1-Zemahşeri/el-Keşşâf

2-Ebussuûd Efendi/İrşadü’l-akli’s-selîm ilâ mezâya’l-kitabi’l-kerim

3-Bikâî/Nazmü’d-dürer

4-Elmalılı Hamdi Yazır/Hak Dini Kur’ân Dili

Hepsi Türk asıllı müelliflerden oluşan bu listede Bikâî’nin tefsiri ayetler arası münasebetleri baz alması hasebiyle tefsir literatüründe nadide bir yer tutmaktadır. Söz konusu eserler incelendiğinde belâgat noktasındaki kritik nüanslara nasıl değinildiği görülecektir.

Netice itibarı ile Kur’ân-ı Kerim birincil olarak Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nübüvvetini ispatlayan aklî, ebedî ve edebî bir mucizedir. Kur’ân-ı Kerim’in emir ve yasakları, kıssalar ve vaazlar gibi bütün hususlar bu birincil hususun yanında onu şekillendiren tali unsurlar tahakkuk etmektedir. Tefsiri bu çerçevede ele almak, Kur’ân’ın asıl iddiasını ispat ederken ne anlattığını açıklayabilmek ve kelime-i tevhid cümlesinin nazarî boyuttan nasıl zaruret teşkil ettiğini gösterebilme faaliyetidir.



[1] Farklı bir akım ya da mezhep gibi olduklarını ifade etmek için bu tabiri tercih ettik.

Yorumlar (0)

Bu makaleye henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın.

Bu makaleye yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Giriş Yap